CHP’nin Kuruluşu ve Atatürk Dönemi Kurultaylardan Kısa Notlar

             Türk siyasi tarihine bakıldığında ilk defa partili yaşama II. Meşrutiyet dönemi geçildiğini görüyoruz. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra kurulan Ahrar Fırkası, ülkede kurulan ilk parti olma özelliğini taşımaktadır.[1] Ahrar Fırkası'nı daha sonra Osmanlı Demokrat Fırkası, İttihat ve Terakki Fırkası, Hürriyet ve İtilaf Fırkası gibi partiler izlemiştir. Türkiye'de çok partili hayatın olduğu bir ortamda yapılan 1908 seçimleri ise antidemokratik kanun ve bir takım uygulamalar yüzünden tarihe 'sopalı seçim' olarak geçmiştir.[2]

            Balkan Savaşı sırasında Edirne'nin kaybı üzerine İttihat ve Terakki'nin önde gelen isimlerinden Enver Bey'in gerçekleştirdiği Bab-ı Ali baskını sonucunda hükümet el değiştirmiş, gerçekleşen darbe sonucunda ülkede İttihat ve Terakki Fırkası tek güç olarak belirmiştir. Bu tarihten Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar olan 1913-1918 yılları arasında ülkede muhalif sesler susturulmuş ve çok partili hayat kesintiye uğramıştır. Savaştan Osmanlı Devleti'nin yenik çıkması üzerine, İttihat ve Terakki, beşinci kongresinde kendini feshederek yerine Teceddüd Fırkası kurulmuştur. Ancak savaş sonrası iktidarı ele alan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, sadece ittihatçılara karşı düşmanca tavırlar sergilememiş ayrıca bu dönemde işgal kuvvetlerine yakınlık göstermiştir. Damat Ferit Paşa hükümeti, Teceddüd Fırkası'nı kapatarak, işgale karşı tavır ve hareket içerisine girecek olanlara karşı da düşmanlık sergilemiştir.

            Milli Mücadele dönemi öncesinde ülkede partili yaşamın olmasına rağmen bunun oturmayışının elbette bir çok nedenleri vardır. Özellikle Birinci Meşrutiyet döneminin oldukça kısa sürmesi ve bu dönemdeki Kanun-i Esasi'nin yürütme ve yasamadaki yetkileri yine padişahta toplayan yapısı, o yıllarda partileşmeyi engellemiştir. İkinci Meşrutiyet döneminde 1909 Kanun-i Esasi değişikliğinden sonra bir çok yetkinin padişah yerine mecliste toplanması ve demokratikleşme yolunda önemli adımlar atan maddelerin yürürlüğe girmesi partiler için mühimdir.

            Birinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra bile partiler kapanmamış ancak İşgal kuvvetlerinin, her geçen gün güçlenen Anadolu hareketine karşı tepkileri kapsamında önce İstanbul'u resmen işgal etmeleri, ardından tüm siyasi faaliyetleri, Meclis-i Mebusan'ı kapatmaları ülkede yine partisiz bir  evreye sokmuştur. Meclis-i Mebusan'ın kapatılmasındaki en büyük gerekçeleri ise, meclisin Misak-ı Milli'yi kabul ederek Milli Mücadele saffına geçmesi olmuştur. Meclis-i Mebusan'ın kapanmasına giden süreçte en etkili siyasi oluşum ise bir parti değil meclis içi bir gruptur. Felah-ı Vatan adını alan bu grup, meclisin Misak-ı Milli'yi kabulü için çalışmış, Anadolu hareketinin meclisteki sesi  olmuştur. 

            Meclis-i Mebusan'ın 16 Mart 1920′de kapanmasından kısa bir süre Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nin toplanma çalışmaları başlamış ve 23 Nisan 1920′de açılmıştır. Büyük Millet Meclisi'nin açılmasından sonra Milli Mücadele buradan idare edilmiştir. Savaşın sonunda ise Anadolu'da Halk Fırkası ortaya çıkmıştır. Kısa bir süre sonra Cumhuriyet Halk Fırkası adını alan bu parti Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu olma özelliğini taşımaktadır. 9 Eylül 1923′te resmen kuruluşunu tamamlayan CHF, Cumhuriyet'in ilanında, ülkenin modernleşme hareketinin bu dilimdeki hareketlerinde, inkılapların gerçekleşmesinde, Atatürk'ten sonra İkinci Dünya Savaşı boyunca ülkenin iç ve dış politikasında damgasını vuran parti olmuştur. Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası adlarında iki partinin bu dönemde kurulmuş olmasına rağmen ikisi de bir yıldan fazla faaliyetlerini sürdürememiş, Cumhuriyet, ilk yıllarını tek parti dönemi olarak geçirmiştir. 1930′lardan sonra dil çalışmaları kapsamında Cumhuriyet Halk Partisi adını almıştır.

            5 Eylül 1945 tarihinde Milli Kalkınma Partisi,[3] 7 Ocak 1946 tarihinde de Demokrat Parti'nin[4] kurulmasıyla Türkiye çok partili hayata tamamen geçilmesiyle tek parti dönemi sona ermiştir. Ortaya konulan çalışma, bu tek parti döneminin önemli bir bölümüdür. Tek parti dönemi denildiği takdirde 1923-1946 yıllarını alabiliriz. 1946 yılında yapılan seçimlerin [5]CHP tarafından kazanılmasından dolayı, tek parti iktidarı 1923-1950 yılları arasındadır. Yani son dört yılında bir muhalefet partisi olmasına rağmen tek parti iktidarı toplamda 27 seneyi bulmuştur. Çalışmanın sınırları 1923-1938 yılları arasındaki CHP'nin çalışmalarıdır. Atatürk'ün vefatından sonra İnönü ile başlayan dönem çalışmanın sınırları dışında kalmaktadır.

               MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

            Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik olarak ayrılan Osmanlı Devleti  yıkılma sürecine girmiştir.[6] Osmanlı Devleti'nin toparlanma umudunu koruyarak girdiği büyük savaş sonucunda yıkıma sürüklenmesi ise Anadolu coğrafyasındaki Türkler için bir son olmamıştır. Sonun başlangıcı nitelendirilmesi de yapılamaz çünkü sürecin ardından Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Söz konusu süreç için başlangıç ve başlangıcın sonu nitelendirmeleri daha uygun olacaktır.

            Osmanlı hükümeti Wilson ilkeleri çerçevesinde bir mütareke yapmayı amaçlamış ve bu amaçla Mondros'a gitmiş ise de burada umduğunu bulamamış ve Londra'da hazırlanıp sunulan bir mütarekeyi imzalamak zorunda kalmıştır (30 Ekim 1918).[7]

            İngiliz diplomatlarının özenle seçip mütareke metnine yerleştirdikleri kavramlar, hükümler devletin toprak bütünlüğünü bozucu, ulusun bağımsızlığını tehdit edici nitelikler taşıyordu. İşgal öncesi hukuki zeminin hazırlanması anlamını taşımakta idi. Osmanlı yönetimi ise yenilginin vermiş olduğu moral bozukluğu ile hareket ediyor, yenen devletleri gücendirici tavır ve davranışlardan kaçınıyor, ülkeyi o günkü kötü durumundan İttihat ve Terakki yönetimini suçluyor, İttihatçıları yönetimden uzaklaştırmaya çalışıyordu.[8]

            Devleti savaşa sürükleyerek dağılmanın eşiğine getirmekle suçlanan İttihat ve Terakki Partisi'nin önde gelen kişileri yurt dışına kaçıyor, kalanlar partinin feshini kararlaştırıyordu.[9] Böylece yıllardan beri ülke yönetiminde egemen olan İttihat ve Terakki Partisinin açık siyasal işlevi de sona erdiriliyordu. Bu durumdan yararlanan İttihat Terakki karşıtları devlet aygıtlarındaki konumlara gelirken azınlık unsurları da özlemini çektikleri, kendilerine yakın hissettikleri bir devletle birleşme ya da ayrı bağımsız devletlerini kurma çalışmalarını başlatıyorlardı.Özellikle Birinci Dünya Savaşı sırasında çıkarılan Tehcir Kanunu nedeniyle Ermeniler bu dönemde rövanş almak isteyen bir yaklaşımda bulunuyordu.  Savaşın galibi kimi devletlerin söz ve davranışları, mütarekenin uygulanma biçimi bu unsurlara güç veriyordu.

            Ülkenin geleceği hakkında belirsizlik devam ederken Anadolu ve Doğu Trakya bölgesinde ise temelinde Wilson İlkeleri olan yeni bir hareket doğmuştur. Bu hareket ülkenin işgaline karşı çıkan ve savaşın sonunda yayınlanan Wilson İlkeleri kapsamında Türklerin yaşam alanı olan Anadolu'da Türk devletinin varlığını sağlamaya çalışan bir misyona sahipti.    Hareketin içinde bulunan kişilerin kültür düzeylerine, siyasî görüşlerine, hareketin başlatıldığı bölgenin özelliklerine göre anlam kazanan bu hareket "Müdafaa-i Hukuk" hareketi idi.

                Rumeli ve Anadolu Müdafaa Cemiyetlerinin Birleştirilmesi

             Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir ay sonra başlayan "Müdafaa-i Hukuk" hareketi, başlangıçtaki bölgesel niteliğini 1919 yılının ikinci yarısında bırakmaya başlamıştır.Karadeniz Bölgesiyle Doğu Anadolu'da kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin çabasıyla toplanan Erzurum Kongresi'nde Doğu Anadolu'daki cemiyetler "Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir.[10] Batıdaki cemiyetler ise Balıkesir ve Alaşehir Kongreleriyle bir çatı altında toplanmaya çalışılmıştır.[11] Amasya Tamimi çerçevesinde toplanan Sivas Kongresi'nde ise ülkedeki "Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilmiş", cemiyetin kuruluş bildirisi cemiyetler kanunu gereğince Sivas Valiliğine bildirilerek, bu örgüte yasallık kazandırmıştır.

            Dernekler yasası gereğince resmîlik kazanan örgüt bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiride Anadolu ve Rumeli'deki tüm "Müdafaa-i Hukuku Milliye", "Millî ve Vatanî Cemiyetler" ve "Reddi İlhak Heyetleri'nin" "Hukuk-u milliye ve menafi-i Osmaniyeyi" savunmak üzere "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" (ARMHC) adı altında birleştikleri bildirilmektedir. Cemiyetin şimdilik idare merkezinin Sivas'ta olduğu, fakat ülkenin her yanında şubeler açacağı da vurgulanmaktadır.[12]

            Müdafaa-i Hukuk cemiyetleriyle başlayan millî hareket, Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'ya geçmesinden sonra, onun desteğiyle, giderek güç kazanmıştır. Sivas Kongresi'nden sonra ise tüm millî hareketin odak noktasını Heyet-i Temsiliye dolayısıyla da Mustafa Kemal Paşa oluşturmuştur.

            Erzurum Kongresinde alınan karar uyarınca köylerden başlayarak illerin merkezlerine doğru bir örgütlenme stratejisi izlenirken, Sivas Kongresi'nden sonra bu konu yeniden ele alınmış ve 13.10.1919'da "Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtına Dair Nizamname" hazırlanmış ve tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderilmiştir. Buna göre, ülke işgal altındadır ve hilafet ile saltanat düşman işgalinden kurtarılarak işlevine döndürülmelidir. İkincisi işgallere karşı milli bir vicdan hareketi olarak cemiyetler kurulmuştur ve bu cemiyetler partiler üstüdür olarak ana esaslar belirlenmiştir. Cemiyetlerin tamamında Müslüman vatandaşlar tabii üyesidirler. Örgütlenme, köyden şehirlere kadar bütün taşrada kurulacağı vurgulanmıştır.

Osmanlı yurtseverliğini savunan Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükümetince ittihatçılıkla, Bolşeviklikle, saltanata ve hilâfete isyankârlıkla, cumhuriyetçilikle, asilikle suçlandırılmıştır. Yukarıda da vurguladığımız gibi ülkenin içinde bulunduğu somut koşulların bir ürünü olan Müdafaa-i Hukuk hareketinin bu suçlamalarla herhangi bir ilgisi yoktu. Müdafaa-i Hukukçular, geçen dönemin aktif siyasal güçleriyle organik bir ilişki içine girmekten kaçınmışlardır. Müdafaa-i Hukukçuların gayesi halkı düşmana karşı bir ve beraber hale getirmektir. Bu nedenle de ayrılmalarına yol açacak olan "Fırkacılık'a" karşı idiler.[13] Nitekim Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, "meclis-i millî" toplanıncaya kadar geleneksel ittihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsenmiş ve 5 Eylül 1919'da "İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin siyasî amaçlarına "hadim" olmayacaklarına ilişkin yemin şeklini benimsemişlerdir. 11 Eylül 1919'da yayınlanan Umumî Kongre Beyannamesi'nin 9. maddesinde de bu durum vurgulanmıştır[14].

            Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin tek bir elden idaresi ve süratli sevk edilmesi için oluşturulan Heyet-i Temsiliye âdeta Anadolu'da "geçici" hükümet rolünü oynamıştır[15]. Zira, Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu.

            Müdafaa-i Hukukçular, ülkenin yazgısının, halkın temsilcileri tarafından çizilmesi kanısında oldukları için Erzurum Kongresi'nden itibaren seçimlerin yapılarak Meclis-i Mebus anın toplanmasını istiyorlardı.[16] Heyet-i Temsiliye; 13 Eylül 1919'da ordu ve sivil yöneticilerle, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği telgrafta; yaşanılan günlerin korku ve tehlikesine karşı Türk ulusunun haklarını savunmak ve varlığını korumak için, Mebuslar Meclisi'nin toplanmasını sağlamanın, bunun için gerekli sürecin kısaltılmasının o günün en önemli işi olduğunu vurguluyor, örgütlerin seçim için hazır olmalarını belirtiyordu. ARMHC bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükümetine karşı yoğun bir eyleme girişmiş ve bu hükümetin yıkılmasını sağlamıştır.

               Sivas Kongresi - CHP'in İlk Kurultayı

            CHP'nin kuruluşundan sonra kurultaylarının sıralaması yapılırken birinci sırayı alan Sivas Kongresi,[17] Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin tek elde toplandığı kongre olmanın yanı sıra, CHP'nin ileride hüvviyetine kavuştuğu altı oktan birinin oluşmaya başladığı kongre olmuştur. Bu ilke Halkçılık ilkesidir. [18]Halkçılık ilkesinin bu kongrede ortaya çıkmasının en önemli alametleri yukarıda vurguladığımız cemiyetlerin birleştirilmesi ve fırkacılık gayesinin güdülmemesi olmakla beraber, kongre esnasında da işleyiş Halkçılığı destekleyen bir seyirde sürmüştür.

            Sivas Kongresi'nde gündeme gelen Manda meselesi yoğum tartışmaları beraberinde getirmiştir. Mustafa Kemal'in kongre başkanlığı seçiminde ittifakın bulunmamasından zaten kongrede çatlak seslerin olacağının işaretleri alınmıştır ama Manda konusunda sanıldığından kuvvetli bir cephe oluşmuştur. Halide Edip, Rauf Bey, Vasıf Bey ve İzzet Bey'in başını çektiği grup Amerikan Mandasını savunmuştur. Erzurum Kongresinde de bu konu ortaya geldiğinde, kongrenin bölgesel niteliği hatırlanarak ulusal kongreye devredilmesi kararlaştırılmıştı. Şimdi ulusal nitelikli bu kongrede Manda yanlılarının çalışmalarına karşın sadece bu hususta görüşme yapılması için Amerika'dan bir heyet davet edilmesi kararı çıkmıştır.[19] Kongrenin beyanname ve nizamnamesi ile CHP'nin ileriki yıllarda taşıyacağı diğer oklarda belirlemeye başladı. Cumhuriyetçilik,  milliyetçilik ve devrimcilik ilkelerinin doğumu bu belgelerden okunabilir. [20]

                Meclise Doğru

                Heyet-i Temsiliye ile beraber kongreden Meclis-i Mebusan'ın bir an önce açtırılması kararı alınmıştır. Bu yoldaki ilk çalışmalar için öteden beri Anadolu hareketini görmezden gelen Damad Ferit'in istifası sağlanmıştır. Ardından Anadolu hareketine yakınlığı bilinen Ali Rıza Paşa sadrazam olmuş ve Ali Rıza Paşa Hükümeti göreve başladı. Ali Rıza Paşa'nın ilk teması, Heyet-i Temsiliye ile Amasya Görüşmesi oldu. Amasya görüşmesinde Anadolu hareketini bizzat Mustafa Kemal temsil etti. İstanbul Hükümeti adına da Salih Paşa hazır bulundu. Anadolu hareketi Meclis-i Mebusan'ın açılmasını, meclis başkanlığına Mustafa Kemal'in seçilmesini, bir an önce seçimlerin yapılması ve Meclis'in İstanbul dışında bir yerde toplanılması şartlarını sürdü.  Ali Rıza Paşa Hükümeti adına görüşmeleri sürdüren Salih Paşa, Meclisin açılmasını kabul etti. Ancak Mustafa Kemal'in başkan seçilmesi ile meclisin İstanbul dışında bir yerde toplanılmasını kabul etmedi. Başkanlık meselesinde, meclisin takdir hakkının saklı kalması gerektiğini savunurken, toplanma yeri içinse Kanuniesasi kaynak olarak gösterildi. Kanuniesasi de meclisin başkent dışında bir yerde toplanmasına imkan verilmiyordu.

            Amasya görüşmesinde mutabakata varılan konular protokol olarak hazırlanarak tarafların imzalarına sunuldu. Taraflar protokolün uygulanması için hazırlıklara başladılar. 12 Ocak 1920 tarihinde Meclis-i Mebusan açıldı ve meclisin işleyişi başladı. 28 Ocak tarihinde Sivas'ta kararlaştırılmış Misak-i Milli metninin kabulü görüşmeleri ile diğer gündem maddeleri ele alındı. Mustafa Kemal'in meclis başkanı seçilememesinin üzerine bir de Müdafaa-i Hukuk grubu yerine Felah-ı Vatan[21] adında yeni bir oluşumun ortaya çıkması üzerine daha önceki kararların uygulanabilirliği tehlikeye girdi. Mustafa Kemal, protokolün uygulanamaması konusundaki tereddütlerini sert bir dille ifade etti. Ancak 17 Şubat tarihindeki görüşmede Meclis-i Mebusan da Anadolu hareketine bağlı vekillerin yoğun çabası sonunda, Misak-i Milli kabul edildi ve duyuruldu. Bu meclisin artık Anadolu hareketi yörüngesine girdiğini izah eden bir gelişme idi ve İtilaf devletleri buna kayıtsız kalamazdı. 16 Mart tarihinde, İstanbul, Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra işgale uğramamış gibi, daha sert önlemler altında işgale uğradı ve tahkimat ile tahkikatlar başladı. Türk Ocağı binası, Bakanlıkların bulunduğu Bâb-ı Ali, Meclis-i Mebusan binaları süratle işgal edildi.[22] Sakınca görülen isimler derhal Malta'ya gönderildi.

            İstanbul'un işgali, Meclisin başkent dışında bir yerde toplanması önerisinde olan Müdafaa-i Hukukçuları haklı çıkardı. Çalışmalarını güvende sürdürmek amacı ile Aralık ayında Heyet-i Temsiliye, Ankara'ya gelmişti. Mustafa Kemal meclisinde Ankara'da toplanması için hazırlıklara başladı. İstanbul'dan kaçabilen vekillerin mebuslukları aynen devam edecek, oradan gelemeyen tutuklanan sürgüne gönderilen vekillerden boşalan koltuklar için seçimler yenilecekti. Gerekli yazışmalar vilayet yöneticilerine gönderildi ve eksik mebuslar için seçimler yapıldı.

            23 Nisan 1920 cuma günü, İttihat ve Terakki Fırkası'nın yaptırdığı kulüp binasında yeni meclis açıldı.[23] Büyük Millet Meclisi ismi ile faaliyete geçti. Yeni meclis ile beraber Müdafaa-i Hukukçular meşruiyet zeminini sürdürerek Milli Mücadele'nin yönetimine devam etti.

                TBMM'de Birinci Grup

            23 Nisan 1920'de Ankara'da toplanan Büyük Millet Meclisi üyeleri iki seçimden ve üç ayrı kanaldan gelmekteydiler. Yapılan seçimlerin ilki son Osmanlı Meclis-i Mebusanı için 1919 yılı sonlarında yapılan genel seçimdi. Diğeri ise Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'da toplanacak Meclis için yaptığı 19 Mart 1919 tarihli genelge doğrusunda yapılan ikinci genel seçimdi. Milletvekillerinin geliş kaynakları ise; Osmanlı Meclis-i Mebusanı, yeni seçilen milletvekilleri ile Malta'dan sürgünden kurtularak gelen milletvekilleriydi.

            Birinci Büyük Millet Meclisi'nin ilk açılışında 115 milletvekili bulunmuş, bu sayı daha sonra giderek artmıştır. Daha öncede belirttiğimiz gibi bu meclise giren milletvekilleri sayısında bir belirginlik yoktu. Çeşitli toplumsal kesimlerden ve mesleklerden gelen bu milletvekillerinin arasında bir birlik yoktu. Özellikle farklı dünya görüşlerine, fikir ve ideolojilere mensup bu milletvekillerinin üzerinde uzlaştıkları tek konu" vatanın müdafaası ve millî istiklâlin temini için yapılan Millî Mücadele hareketi ile bu hareketin fikir, program ve hedefini oluşturan Misak-ı Millî "olmuştur.

            Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'in Nutuk'ta da belirttiği gibi aynı zamanda Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti'nin siyasal bir grubu niteliğindeydi. Meclisin benimsediği ülkü cemiyetin ülküsüydü. Bu yüzden Büyük Millet Meclisi üyelerinin hepsi Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin temsilcisi sayılmışlardı. Ancak Meclis'te bulunan üyeler çok farklı düşünce, inanç ve görüşlere sahip olduklarından aralarında zaman zaman sert tartışma ve münakaşalar olmaktaydı. Bu türden Mecliste ortak görüşlerin sağlanmasında güçlükler çekilmeye başlanmıştır. Meclis verimli çalışmamaya başlamıştır. Buna çözüm bulmak amacıyla 1920 yılı sonlarına doğru milletvekillerinin bir araya gelerek oluşturdukları gruplar görülmeye başlanmıştır.

            Türkiye Büyük Millet Meclisi çalışmalara başladıktan sonra art arda yeni kanunlar çıkarmaya başlamıştı. Kanunlar meclis gündemine geldikçe milletvekillerinin birbirlerini tanımaları veya kaynaşmaları daha da kolaylaşıyordu. 1920 ortalarından itibaren görülmeye başlanan gruplaşmalar da giderek artmaya başlamıştı. Ülkede var olan bütün düşünce akımlarının temsilcileri meclise girmiş olduklarından, bu düşünce akımları doğrultusunda bir araya gelerek oluşan değişik gruplar, kendi siyasi programlarını da oluşturmaya başlamışlardı.

Mustafa Kemal Paşa'nın Halkçılık Programının "Teşkilat-ı Esasiye Kanunu" olarak benimsenmesinden sonra, meclisteki hizipleşmeler daha da artmıştı. Yasama, yürütme ve zaman zamanda yargı görevini üstlenen Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kanun çıkarmakta güçleşmişti.

            Oysa meclis çalışmalarının gruplara dayanarak daha düzenli bir hale geleceği sanılmıştı. Ancak bu beklenti gerçekleşmemişti. Aksine gruplar arasındaki mücadele kaygı verecek duruma gelmeye başladı. Grupların bu olumsuz tavrından rahatsız olan milletvekilleri de kendi aralarında toplanıp yeni bir grup kurarak, meclis çalışmalarını daha düzenli bir şekle sokmaya yöneldiler. Bu yeni gelişimi Refet Paşa aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa'ya yansıttılar. Mustafa Kemal Paşa'da doğrudan bu meseleye müdahale etmek kararı aldı. Önce Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri'nin vatan ve millet menfaatine yönelik faaliyetlerini daha faydalı bir şekilde yapmaları için Meclis Başkanlığı ile ilişkilerinin daha düzenli bir hale getirilmesini isteyen bir genelge yayınlamıştı. Daha sonra da Mustafa Kemal Paşa, "inkılâpçı zihniyete" sahip milletvekilleriyle gruplar halinde vilayet konağında görüştükten sonra " Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu" adı altında meclis içinde büyük bir grup kurmaya karar verdi.[24]

            10 Mayıs 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i  Hukuk Grubu adıyla geniş tabanlı bir meclis grubu kuruldu. Erkek Öğretmen Okulu Konferans Salonu'nda 133 milletvekilinin katılımıyla ilk toplantısını yapan grup "Madde-i esasiye ile Grup İçtüzüğünü" görüşerek kabul etmiştir. Yapılan seçimler sonunda Mustafa Kemal Paşa grup başkanlığına seçildi. Daha sonra grubun üye sayısı 261'e kadar çıktı.

            Grubun iki madde olarak yayınlana programında şöyle deniliyordu:
Madde 1. Büyük Millet Meclisi'nde oluşan " Anadolu ve Rumeli ve Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun esas ilkesi ve hedefi, Millî Mücadele'nin başından beri Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde tespit ve son Osmanlı Meclis-i Mebusanı ile Büyük Millet Meclisi tarafından kabul ve teyit olunan Misak-ı Millî esasları içinde memleketin tamamını ve milletin istiklâlini temin edecek sulhu sağlamaktır.

            Madde 2. Grup, millî gayenin teminine çalışmakla birlikte devlet ve milletin teşkilâtını "Teşkilâtı Esasiye Kanunu çerçevesinde peyderpey tespite ve göstermeye çalışacaktır."[25]

            Mustafa Kemal Paşa'nın şahsında gerçekleşen yetki toplaşması ve meclisin üstünlüğü ilkesine aykırı çeşitli uygulamalara karşı beliren muhalefet hareketi, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun kurulmasından 14 ay sonra 1922 Temmuz'unda İkinci Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla teşkilatlı bir yapı içine girmiştir. Grup'un lideri Erzurum milletvekili Hüseyin Avni Beydir. Kurucular arasında Mersin milletvekili Selahattin Bey, Sivas milletvekili Vasıf Bey, Erzurum Milletvekili Süleyman Necati gibi milletvekilleri bulunmaktadır.

            İkinci Grup bir muhalefet hareketi olarak ortaya çıktığı için, yelpazesini geniş tutmuş, farklı amaç ve düşünceye mensup milletvekillerini bu çatı altında bir araya getirmeye özen göstermiştir. Bu nedenle görüşlerinde ortaklık yoktur.

            Grup içerisinde; İttihatçısı, Bolşevik'i, muhafazakârı, İslâmcı-Saltanatçısı, mutlakıyet yanlısı milletvekilleri bulunuyordu.[26]

            Bölgesel bir özellikte gösteren bu grubun üyelerinin büyük bir kısmını Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerinden gelen milletvekilleri oluşturmuştur. İkinci Grupçular "meclis üstünlüğü ve millî irade" adı altında Mustafa Kemal Paşa'ya ve onun uygulamalarına karşı çıkmışlardır. İkinci Grup üyelerinin tamamına yakın üyeleri 1923 seçimleriyle tasfiye edilmişlerdir. Daha sonra bazı İkinci Grup milletvekilleri Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulunca bu partiye katılacaklardır.[27]

              Halk Fırkası'nın Kurulması

            Milli Mücadele'nin sona ermesi ile birlikte Lozan Barış Konferansı başlamıştır. Barış görüşmeleri sırasında meclis içerisindeki anlaşmazlıklar su yüzüne çıkmıştır.[28] Başbakanlık makamında bulunan Rauf Orbay ile Lozan da Baş müzakereci olan İsmet Paşa arasındaki anlaşmazlık, meclisteki grupların çekişmeleriyle sertleşmiştir. Siyasi hava bu yönde sürerken   6 Aralık 1922 tarihinde Mustafa Kemal, Öğüt gazetesine bir demeç vererek artık grup veya cemiyet olarak değil partileşerek siyasi hayattaki faaliyetlerin atılacağını söylemiştir. Demecinde ülkede fırka denetimi ve fırka işleyişinin gerekliliğini vurgulamıştır. Aklında yeni parti için bir isim de vardır. Halk Fırkası. Ancak bu isim İstanbul basınındaki muhalifliği tekrar alevlendirmiştir. Bunun bir sınıf partisi olarak konumlanabileceğinden tutun da Mustafa Kemal'in bolşeviklik yapacağına kadar bir çok iddialar yazılmış çizilmiştir.[29] Bu duruma karşılık Mustafa Kemal ise sadece yurt gezisine çıkarak halkın nabzını yoklamıştır.Bu gezilere Eskişehir'den başlayıpİzmir'de sonlandıran Mustafa Kemal, Halk Fırkası adından önce aslında Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin devamı anlamında Müdafaa-i Hukuk Fırkası adını düşünmüştür. Ancak Kazım Karabekir'in, müdafaa döneminin ismini parti tartışmalarına indirmemek arzusundaki karşı koyuşuna hak vererek bu isimden vazgeçmiştir. Yaptığı gezilerin bir önemli yanı da Mustafa Kemal, gittiği yerlerde sadece halk ile temas etmemiş, gazetecilere beyanatlar vererek parti hakkındaki fikirlerini kademeli olarak açıklamıştır.Jean Jacquies Rousseu'nun halkçılık anlayışını benimsediği anlaşılan Mustafa Kemal, bir sınıfın değil bütün yurttaşların toplanacağı bir parti olacağını vurgulamıştır. [30]

                 Lozan görüşmelerinin tıkanmasından sonra Şubat 1923′de ara verilmesi, mecliste sert eleştirileri ve dalgalanmaları beraberinde getirmiştir. Öyle ki artık son kertede meclisin işleyebilirliğini sürdüremeyecek olduğu anlaşılınca seçimlere gidilme kararı alınmıştır. Mustafa Kemal, kendisinin manevi olarak liderliğini yaptığı birinci grubu seçimlere hazırlamış ve aday gösterme çalışmalarına başlamıştır. Henüz fırkalaşma olmadığı için oylar, şahıslara doğrudan verilmektedir.[31]

            Birinci grup bir kaç istisna dışında neredeyse tüm yurtta mebuslukları kazanarak meclise gelmiştir. İkinci gruptan Zeki ve Emin Beyler dışında seçim bölgelerinde başarı yakalayan olmamıştır[32]. 8 Nisan 1923′te yapılan seçimlerin ardından meclisinin açılış yıldönümünde Lozan görüşmeleri tekrar başlamıştır. Lozan'daki ikinci görüşmeler döneminde de Hükümet ile Müzakere heyeti arasındaki anlaşmazlıkta Mustafa Kemal tavrını açıkça İsmet Paşa'dan yana koymuş ve Bakanlar Kurulu'nun anlaşmayı imza etme yetkisini kendisi vermiştir. Bu noktadan sonra Mustafa Kemal son baharda partileşmenin tamamlanması için  en önemli adımı Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi imzalı yayınladığı dokuz umdedir. Bu dokuz ilke aslında ileride oluşacak olan altı okun temelini oluşturur. Bu dokuz ilke, gerek Türk devriminin özelliğini ve ideolojisini, gerekse daha sonra 11 Eylül 1923 tarihinde kurulan Halk Fırkasının (daha sonraki isimleriyle Cumhuriyet Halk Fırkası ve Cumhuriyet Halk Partisi) kuruluştaki niteliğini açık olarak göstermektedir.    

            Gazi Mustafa Kemal, bildirgenin girişinde, halk hakimiyeti, yenileşme ve maddi ve manevi gelişme esaslarına dayanan ayrıntılı yeni fırka programının daha sonra açıklanacağını, fakat dokuz umdenin, yeni yapılacak TBMM seçimlerinde Meclis'teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubunun seçimdeki ilkeleri olacağını duyurmaktadır. Daha sonra dokuz ilkenin neler olduğu açıklanmaktadır.[33]

            Bildirgede yer alan birinci ilke, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesidir. Yönetim metodu, halkın kendini bizzat ve gerçekten yönetmesi esasına dayalıdır. Milletin yegane ve gerçek temsilcisi de TBMM'dir.

            İkinci ilke, saltanatın kaldırılmış olduğunu ve artık egemen gücün TBMM'nin manevi kişiliğinde bulunduğunu belirtir. Bu ilkeye göre Hilafet makamının dayanağı da TBMM'dir.

            Üçüncü ilke, ülkede huzur ve güvenliğin korunmasının en büyük görev olduğunu söyler. Dördüncü ilke, mahkemelerin seri bir şekilde adalet dağıtmalarının sağlanacağını ve kanunların milli ihtiyaçlara ve hukuk bilimine bağlı olarak yeniden geliştirileceği ve tamamlanacağını açıklar.

            Beşinci ilkede, 10 madde halinde, aşar vergisinin düzeltileceği; Tütün ziraat ve ticaretinin ulusun azami çıkarı doğrultusunda yürümesi için önlemler alınacağı; mali kurumların çiftçilere, sanayicilere ve tüccarlara kredi verebilecek şekilde düzenleneceği; Ziraat Bankasının sermayesinin artırılacağı ve çiftçilere daha kolay ve fazla yardım etmesinin sağlanacağı, çiftçiler için bol miktarda ziraat makinesi ithal edileceği ve bu makinelerin kolaylıkla onların kullanımına sunulacağı; Ham maddesi ülkemizde bulunan ürünlerin ülkemizde üretilmesi için koruma, teşvik ve ödüllendirme yoluna gidileceği;    Acil bir ihtiyaç olan demir yolları için hemen girişimlere başlanacağı; İlköğretimin birleştirileceği, bütün okulların ihtiyaçlarımıza ve modern esaslara uygun olacağı ve öğretmenlerle öğretim üyelerinin yükselmesinin ve geçim koşullarının iyileştirilmesinin sağlanacağı ve ayrıca uygun araçlarla halkın aydınlanmasına ve eğitimine girişileceği;      Genel sağlığa ve sosyal yardıma ait kurumların iyileştirileceği, çoğaltılacağı ve bu kurumların çalışanlarını da koruyacak kanunların çıkarılacağı; Ormanlardan bilimsel gelişmelere uygun biçimde yararlanılacağı, madenlerin en faydalı şekilde işletileceği ve hayvanların ıslahını ve çoğalmasını sağlayacak esasların getirileceği belirtilmektedir.

            Altıncı ilke, askerlik süresinin kısaltılmasının ve ayrıca okuyup yazma bilenlerin ve askerdeyken okuyup yazma öğrenenlerin askerlik sürelerinin de kısaltılmasının ve ordu mensuplarının refahının sağlanmasının gerekli olduğunu belirtir.

            Yedinci ilkede, yedek subayların geleceklerinin kendilerine ve ülkeye en yararlı olacak şekilde hazırlanmasının esaslı bir hedef olduğu, malul askerlerin, emeklilerin, dul ve yetimlerin zor durumda kalmalarını engelleyecek önlemlerin alınacağı belirtilmektedir.

            Sekizinci ilkeye göre halkla ilgili işlerin en hızlı biçimde sonuçlandırılması için çalışkan, yetkin ve doğru işleyen bir memur hiyerarşisinin, büyük bir düzen içinde ve kanunlara bağlı olarak kurulması sağlanacak, bütün memurlar bu bakış açısıyla olgunlaştırılacak ve ayrıca bütün memuriyet kademeleri daima teftiş ve denetlemeye tabi olacaktır.

            Dokuzuncu ilkeye göre de harap durumdaki ülkenin hızla kalkınması için inşaat ve tamirat amacıyla şirketlerin kurulmasını sağlayacak veya özendirecek ve özel teşebbüsleri de koruyacak hükümler getirilecektir. Ayrıca ulusal, ekonomik ve idari bağımsızlığın kesinlikle korunması koşuluyla barışın sağlanmasına çalışılacaktır.

            Dokuz ilkenin yayınlanmasından iki gün sonra Dahiliye Vekaleti'ne ( İç İşleri Bakanlığı) dilekçe vererek kendisine bağlı vekiller ile birlikte Halk Fırkası'nı kurmuştur. [34]Mustafa Kemal'in yanı sıra fırkanın kurucuları Refik Saydam, Celâl Bayar, Sabit Sağıroğlu, Münir Hüsrev Göle, Cemil Uybadın, Kazım Hüsnü, Saffet Arıkan ve Zülfü Bey, ilk genel sekreter ise Recep Peker'dir. Refik Saydam, Mustafa Kemal'in özel doktorluğunun yanı sıra İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde başbakanlık yapacaktır. Celal Bayar[35] listede dikkat çeken en önemli isimlerin başında gelir. Çünkü kendisi sadece İktisat Vekilliği ve İş Bankası'nın kurulmasındaki vazifeleri ile değil, Atatürk'ün son başbakanı ve cumhuriyetin üçüncü cumhurbaşkanı olacaktır. Aynı zamanda Atatürk sonrası çok partili hayata geçişte en önemli muhalefet partisini kurarak iktidara gelmiştir. Genel sekreter Recep Peker de ilerleyen dönemde parti içerisinde çok önemli kararların alınmasında ve uygulanmasında önemli rol oynamıştır.

            Halk Fırkası'nın C.H.F. Adını Alması

            19 Kasım 1923 tarihinde partinin ilk Genel Başkan Vekili İsmet Paşa, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin merkezlerine bir genelge göndererek artık Halk Fırkası'nın kurulduğunu ve cemiyetin şubelerinin bundan sonra Halk Fırkası'na dönüştüğünü bildirmiştir.[36]

            Bir yıl boyunca Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin Halk Fırkası'na dönüşme süreci tamamlandıktan sonra partinin yönetici kadrosu oluşmuştur ancak üyelik noktasında yurt sathına yayılamamıştır. 1924 yazından itibaren taşra örgütleri kurulması için çalışmalara başlamıştır.[37]

            Taşrada örgütlenme çalışmalarını, Mustafa Kemal, Trabzon'dan başlatmıştır. Trabzon'daki yaptığı konuşmada, Milli Mücadele döneminin başlangıcı da olan Samsun'a ayak basışının, aynı zamanda Halk Fırkası'nın da kuruluşuna giden yol olduğunu anlatmıştır. Trabzon'da toplanan kalabalığa Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin, Milli Mücadele dönemindeki meşru yolları sonuna kadar uygulayarak kurtuluş savaşını yönettiğini hatırlatarak, şimdi yeni dönemde Halk Fırkası'nın ülkenin idaresinde hizmet vereceğini açıklamıştır.[38]          29 Ekim 1924′te Cumhuriyet'in ilanı ilk kez kutlanmış, iki gün sonra 1 Kasım'da Saltanat'ın Kaldırılması yıl dönümüne de etkinlik yapılmıştır. [39] 10 Kasım günü Recep Peker, parti toplantısında, fırkanın adının Cumhuriyet Halk Fırkası adını almasını önermiştir. Yapılan görüşmeler sonucunda Halk Fırkası'nın adı Cumhuriyet Halk Fırkası olmuştur[40]. Böylece Cumhuriyet adı parti ile yurt alanına yayılmış oldu. Mayıs 1935 yılında da toplanan Kurultay'da Cumhuriyet Halk Fırkası adı Cumhuriyet Halk Partisi adını almıştır.[41] Fırka kelimesinin Türkçeleştirme amacıyla partiye dönüştürülmesinin perde arkasında başka bir sebep bulunmamaktadır.

            CHP'nin İkinci Kurultayı ve Nutuk

            Cumhuriyet Halk Partisi kurulduktan sonra ilk kurultayını Sivas Kongresi olarak kabul etmiştir. [42] Bu sebeple Büyük Kurultay adıyla da kayıtlara geçen 15 Ekim 1927 tarihinde başlayan kongre CHP tarihinde ikinci kurultaydır.  Bu kurultayda Mustafa Kemal altı gün boyunca ortalama altı saat boyunca kürsüde kalmış ve büyük nutkunu vermiştir. Dolayısı ile bu kurultay Nutuk'un okunduğu kurultay olarak anılır. Nutkun okunmasının tamamlanmasından ardından gündemdeki görüşmelere geçilmiştir. Görüşmelerin ardından Nutuk'un yanı sıra iki önemli belge daha ortaya çıkmıştır. Genel Başkanlık Bildirisi yayınlanmış ve CHP Nizamnamesi[43] kabul edilmiştir. 123 maddelik bu nizamnamede partinin merkezinin Ankara olduğu, cumhuriyetçi, halkçı ve milliyetçi olduğu yer almaktadır. Nizamnamede CHP'nin din ve devlet işlerini ayrı tuttuğu yer almaktadır. Yine nizamnamenin ilk altı maddesi olan bu hususların devamında ırk sınıf ve zümre ayrımının yapılmadığını, yedinci maddede ise bu esasların değiştirilemeyeceği yer almıştır.[44]

            Parti nizamnamesi ile parti merkez örgütü ve il örgütü olarak şekilleniyordu. Genel Başkan, Genel Başkanlık Divanı, Genel İdare Kurulu, Parti Kurulu, partinin merkez örgütünün unsurlarıdır. İl Başkanlıkları, İl, İlçe, Bucak idare kurulları, Halk Kongreleri şeklinde de İl örgütü teşkilatının unsurları oluşmuştur.[45]

            1927 Kurultayında bundan sonra dört yılda bir parti kurultayının yapılmasına karar verilmiştir. Bu kurultayda sosyalist fırkalar birliğinin teklifi reddedilerek CHP nin sosyalist bir parti olmadığı vurgulanmıştır. İlk altı günü Nutuk, son iki günü görüşmeler olan kurultayda partideki eleştirileri Saffet Arıkan yanıtlamıştır. Partinin hesapları incelenmiş bütçesi onaylanmıştır. Bu kurultayda henüz inkılapçılık ve devletçilik ilke haline gelmemiştir. Kurultayda okunan Nutuk ise basılarak yayınlanmıştır. 1927 yılında ilk baskısını eski harflerle, Osmanlıca yapan Nutuk, 1928 yılındaki harf inkılabından sonra yeni Türk harflerine göre çeşitli baskılar yapılarak yayını devam etmiştir.

            1927 Kurultayında CHP parti örgütlenmesini tamamlamış ve parti kaidelerini belirlemiştir.[46] Bu esaslar dahilinde her ne kadar Nutkun okunması kurultayın önüne geçse de nizamnamenin yayınlanması kurultayın CHP tarihi içindeki yerini önemli kılmıştır.

            CHP'nin Üçüncü Kurultayı ve Türk Ocakları'nın  Halkevlerine Dönüşmesi

            10-18 Mayıs 1931 tarihinde gerçekleşen üçüncü  kurultayı Cumhuriyet Halk Partisi'nin toparlanma devridir. Kurultay Mustafa Kemal'in başkanlığında açılmıştır. Başkanlık divanına geçilmeden önce Mustafa Kemal, kurultayın açış konuşmasını yapmıştır. Açış konuşmasından sonra Sinop delegesi Recep Zühtü Bey'in önergesi ile başkanlık divanı oluşturulmuştur. [47]

            Gündeme geçildikten sonra Genel Başkan Vekili İsmet Paşa, geride kalan dönemin muhasebesini yapan bir konuşma yapmıştır. Sekiz yıllık cumhuriyet döneminin ele alındığı tartışmalardan sonra Türk Ocakları'nın kapatılıp CHP'ye katılması durumu görüşülmüştür. 1912 yılında kurulan Türk Ocakları o dönem için Türkçülük bilincinin uyanmasında rol oynamıştır. Milli devlet inşasında Türk Ocakları çok önemlidir. Başkanı Hamdullah Suphi olan Türk Ocakları 1931 yılı itibariyle 200ün üstünde şubesi vardı . 1922 yılında başlayan teşkilatlanma çalışmaları neticesinde, 1931 yılında şube sayısı 278'e ve üye sayısı 32.000'e ulaşmıştır. Bu dönemde Türk Ocakları, Cumhuriyet'in fikir, kültür ve düşünce politikasını halka yayma vasıtası olarak devlet tarafından desteklenmiştir. Nitekim, Bakanlar Kurulu'nun 02 Aralık 1924 tarihli toplantısında, Türk Ocaklarının "on iki senedir halkçılık ve milliyetçilik düsturlarını memleketin en uzak köşelerinde neşir ve tamime çalıştığı" belirtilerek kamu yararına çalışan bir dernek olduğu kabul edilmiş, 01 Nisan 1925 yılında toplanan Bakanlar Kurulu, "Türk gençliğinin fikir ve seciyesinin inkişafına ve milli benliğinin tebellürüne hadim olan Türk Ocakları"na ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Türkiye'den ayrılan Ermenilere ve mübadil Rumlara ait gayrimenkulleri tahsis etmiştir. Ayrıca, Bakanlar Kurulunun 03 Mayıs 1925 tarihli toplantısında, "Harsı ve medeni inkişafımıza başlıca avamilden addolunan Türk Ocakları'nın vazifelerinde muvaffak olmalarını temine çalışmak hükümetin siyaseti icabetindendir" denilerek, Türk Ocakları'na yardım edilmesi kararlaştırılmıştır.[48]

            1927 yılında toplanan Türk Ocakları 4'üncü Kurultay'ında, Türk Ocakları Yasası'nda değişiklik yapılmış ve Yasanın 3'üncü maddesine, "Cumhuriyet, milliyet, muasır medeniyet ve halkçılık mefkûrelerini takip eden Türk Ocağı, bu mefkûreleri tahakkuk ettirmekte olan Cumhuriyet Halk Fırkası ile devlet siyasetinde beraberdir." ibaresi konularak, Ocak CHP'nin yan örgütü haline getirilmiştir.[49]

            Ancak, 1930 yılında yaşanan Serbest Fırka tecrübesinden sonra, Türk Ocakları CHF iktidarının gözünden düşmeye başlamıştır. Belediye seçimlerine giren SCF (Serbest Cumhuriyet Fırkası)' ye halkın umulandan daha fazla teveccüh göstermesi, hem bu partiyi kurduran Mustafa Kemal'i, hem de CHF yönetimini kaygılandırmış, neticede bu demokratikleşme denemesi SCF'nin kapatılması ile sonuçlanmıştır. Serbest Fırka hadisesinden sonra Gazi bir heyet oluşturarak uzun bir yurt gezisine çıkmış, bu gezide halkın CHF'ye duyduğu kızgınlığın sebebini ve çözüm yollarını araştırmıştır.[50]

            Mustafa Kemal, gittiği yerlerde Türk Ocakları'nı da ziyaret ediyor, burada yaptığı konuşmalarda Ocakların CHF ile birlikte çalışmalarını istiyordu. Mesela, 04.02.1931 'de Aydın Türk Ocağı'nda yaptığı konuşmada, "Türk Ocakları Halk Fırkası'nın hars şubesidir." diyordu. Aslında Gazi bu ziyaretlerinde, Türk Ocaklarının Cumhuriyet Halk Fırkası ile birlikte hareket etmediğini tespit etmişti. Cemiyet, 1927'de Türk Ocağı Yasası'nda yapılan değişiklikle kendisine verilen vazifeyi gereğince yerine getirmiyordu.

            Bu kanaat, Türk Ocakları'nın kapatılma sürecini başlatmıştı. Gazi'nin kafasında, Halk Fırkası'nın hars şubesi olarak çalışacak yeni yapı, "Halk Evleri" olarak şekillenmişti. 1931 yılının Mart ayında, muhtelif gazetelerde yayımlanan haber ve yorumlarda, Türk Ocakları'nın kapatılarak CHF'ye katılacağı hususları işleniyordu. Hatta Falih Rıfkı Hâkimiyet-i Milliye'deki yazısında, Türk Ocaklarının oy potansiyeli olan gizli bir parti niteliğinde olduğundan, ileride ikinci bir SCF örneği olabileceği ihtimalinden bahsediyordu.[51]

            10 Nisan 1931 tarihinde yapılan Türk Ocakları'nın son olağanüstü kurultayında; Türk Ocakları Cemiyeti'nin feshine, bu cemiyetin haiz olduğu bütün hakların, bütün vecibeleri ile birlikte CHF' na devrine karar verilmiştir. Türk Ocakları'nın yerini alan halkevleri, CHP'ye devredilen ocak binalarında ve ocaklıların imkânları ile faaliyetlerini sürdürmüştür.[52] 1932 yılında 12 Halkevi açılmıştır. CHP'nin alt kolları gibi çalışan halkevleri, 8 Ağustos 1951'de 5830 numaralı kanunla kapatılınca, kullandıkları binalar hazineye devredilmiştir.[53]

            Üçüncü kurultayda ayrıca altı ilke ilk defa bu günkü haliyle CHP programına girmiştir. Yeni hazırlanan CHP tüzüğü dokuz kısım ve 132 maddeden oluşmakta idi. Kurultayın ardından Türkiye, dış politika da seri bir takım gelişmelerle yoluna devam etmiştir. Önce Cenevre Silahsızlanma Konferansı'nda Türkiye'ye ilk Milletler Cemiyeti daveti verilmiş, 1932 yılında İspanya'nın da girişimleri ile Türkiye Milletler Cemiyeti'ne üye olmuştur.

            Altı ok'un Anayasa'ya Girmesi

            Cumhuriyet Halk Partisi'nin programında yer alan altı ilkenin 1937 yılında anayasaya girmesi ile CHP programı anayasada yer almıştır. Böylece altı ok sadece bir parti programı olmaktan çıkmıştır. Devletin programı halini almıştır. Cumhuriyet rejiminin teminatı olarak cumhuriyetçilik ilkesi düzenlenmiştir. Milli Türk devletinin ulus devlet yapısını açıklamak, ırkçılık ve faşizmin önüne geçerek kucaklayıcı bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı için milliyetçilik ilkesi hazırlanmıştır. Her türlü sınıfsal ayrımı reddeden Halkçılık ile birlik ve beraberlik ruhunun yaşaması amaçlanmıştır.

            İnkılapçılık ile yapılanların olduğu gibi kalmaması, Atatürk'ün prensipleri doğrultusunda geliştirilmesi hedeflenmiştir. Var olan inkılapların korunmasının yanında yeni inkılaplar ile çağdaş medeniyet seviyesine ulaşılması esas fikirdir. 5 şubat 1937'de aslında Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilkeleri olan "Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılâpçılık" Anayasanın 2. maddesine dahil edilerek Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel nitelikleri olarak belirtilmiştir.

            Türkiye'de tek partili dönemde CHP'nin devlet ile bütünleşmesinin son aşaması olan altı okun anayasaya girmesinde, dönemin Genel Sekreteri Recep Peker'in de etkisi vardır. Recep Peker, totaliter rejimler üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda Türkiye'deki tek parti rejiminde de CHP'nin otoritesini arttırmaya dönük uygulamaları hayata geçirmek istemiş, ancak Mustafa Kemal Atatürk tarafından bu uygulamalara sıcak bakılmamıştır. [54]

            CHP'nin Dördüncü Kurultayı ve Atatürk'ün Vasiyeti

            Cumhuriyet Halk Partisi'nin dördüncü kurultayı 1935 senesinde yapıldı. Kurultay devletçilik politikasının en sert yapıldığı döneme denk gelmişti. Kurultayın açılış konuşmasını yine usulen Mustafa Kemal Atatürk yaptı. Ardından Genel Sekreter Recep Peker, radyoda da yayınlanan konuşmasında partinin üçüncü kurultay ile dördüncü kurultay arasındaki zaman dilimindeki icraatları hakkındaki görüşleri izah etti.  Kurultayda tüzüğün 96. maddesinde değişikliğe gidilerek parti devlet bütünleşmesi resmen ele alındı. Bu kurultay Atatürk'ün sağlığında toplanan son kurultay oldu.[55]

            10 Kasım 1938′te Atatürk vefat etti. Atatürk'ün vefatından sonra CHP Genel Başkanlığı'na İsmet İnönü seçildi. 6 Eylül 1938 yılında Atatürk'ün bizzat kaleme aldığı vasiyetname, 14 Kasım 1938′de noter huzurunda açıldı.[56] 'Vasiyetnamedeki ilk madde şöyledir;  Malik olduğum bütün nutuk ve hisse senetleri ile Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi, Cumhuriyet Halk Partisi'ne, atideki şartlara terk ve vasiyet ediyorum'.[57]

resim_tiff

1927 CHP Nizamnamesinin Kapağı

Dipnotlar

[1] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye'de Siyasal Partiler, c.1, İletişim Yayınları, İstanbul 2007, s.28.

[2] Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki 1908-1914, Kaynak Yayınları, İstanbul 2004, s.121.

[3] Fatih M. Dervişoğlu, Nuri Demirağ, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007.

[4] Cem Eroğul, Demokrat Parti Tarihi ve İdeolojisi, İmge Kitabevi, İstanbul 2001.

[5] 22 Temmuz 1946 Seçimlerinde seçim kanununda tek parti döneminden kalma uygulamaların değiştirilmemesinden ötürü bir çok sorun meydana gelmiştir. Açık oy verme, gizli sayım kuralı yüzünden bir çok sandıkta usulsüzlüklerin yapıldığı, ciddi araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.

[6]Marian Kent, Büyük Güçler ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Sonu, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul 1998, s.23; Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Zeus Yayınları, İzmir 2006, s.33.

[7]Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, c.I, Bilgi Yayınevi, Ankara1999, s. 41.

[8]Sina Akşin, Kısa Türkiye Tarihi, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2004, s.122

[9] Feroz Ahmad, İttihat ve Terakki, Kaynak Yayınları, 2009, s. 236

[10]Şerafettin Turan, a.g.e. 51.

[11]Bkz: Mücteba İlgürel, Milli Mücadele'de Balıkesir Kongreleri, ATAM, Ankara 1999; Enver Konukçu, Alaşehir Kongresi, ATAM, Ankara 2000.

[12]Uluğ İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları, TTK, Ankara 1999. s. 4

[13]Mahzar Müfit Kansu, Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber, c. I, TTK, Ankara 2003 s. 116.

[14]. Uluğ İğdemir, a.g.e. s.6

[15]Bkz: Bekir Sıtkı Baykal, Heyet-i Temsiliye Kararları, TTK, Ankara, 1999.

[16]Şerafettin Turan, a.g.e. s.55.

[17]Sivas Kongresi'nin CHP'nin ilk kongresi oluşuna bu hususta en önemli vurguyu Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk'ta yapmıştır.

[18]Hikmet Bila, CHP 1919-1999, Doğan Kitap, İstanbul 2001, s.22

[19]Turan, a.g.e. s.57; Bila, a.g.e. s.23.

[20]Bkz: Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk,  ATAM, Ankara 2008.

[21]Feroz Ahmad, Modern Türkiye'nin Oluşumu, Kaynak Yayınları, İstanbul 2007, s. 34.

[22]İbrahim Karaer, Türk Ocağı Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, s. 84; Şerafettin Turan, a.g.e. s.71.

[23] Feroz Ahmad, Modern... s.58; Ş.Turan, a.g.e. s.84; Bila, a.g.e 28.

[24] Zeki Çevik, Milli Mücadele'de Müdafaa-i Hukuk'tan Halk Fırkasına Geçiş, ATAM, Ankara 2001, s.438.

[25] Bila, a.g.e s.26

[26] a.g.e s. 28

[27] a.g.e. s.31

[28] Nurer Uğurlu, Rauf Orbay İsmet İnönü Kavgası 1. Perde, Örgün Yayınevi, İstanbul 2005, s.112.

[29] Turan, a.g.e  s.23.; Bila, a.g.e. s.32.

[30] Bila, a.g.e. s.33.

[31]  Ergun Özbudun, Türkiye'de Parti ve Seçim Sistemi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2009, s.21

[32]Emin Sazak, Hatıralar, Bilge Oğuz Yayınları, İstanbul 2009, s.185.

[33]Çevik, a.g.e. s.458.

[34] Bila, a.g.e s.36.

[35] Bkz: Ercan Şenşekerci, Türk Devriminde Celal Bayar, Alfa Akademi, İstanbul 2006; Nurşen Mazıcı, Celal Bayar Başbakanlık Dönemi, Der Yayınları, İstanbul 1999.

[36] Bila, a.g.e. s.38.

[37] a.g.e. s.39

[38] a.g.e. s.41

[39] a.g.e. s.42

[40]  a.g.e. s.42; Yılmaz Gülcan, Cumhuriyet Halk Partisi (1923-1946), Alfa Kitabevi, s.64.

[41] Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi, c. 3/2, Bilgi Kitabevi, 225.

[42] Şerafettin Turan, CHP, Tüses Yayınları, Ankara 2000, s.89.

[43] Nizamname'nin kapağı görsel olarak yazının sonundadır.

[44] Gülcan, a.g.e. s.117

[45] A.g.e. s.120

[46]Mehmet Kabasakal, Türkiye'de Siyasal Parti Örgütlenmesi 1908-1960, Tekin Yayınevi, İstanbul 1991, s. 145.

[47] İbrahim Karaer, a.g.e. s.89, 95.

[48] Karaer a.g.e. s. 99.

[49] Yusuf Sarınay, Türk Ocakları, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2008,

[50] Sarınay, a.g.e; Karaer, a.g.e. s.102

[51] Sarınay, a.g.e.;  Karaer, a.g.e. s. 104

[52]Mustafa Oral, C.H.P.'nin Ülküsü, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, İstanbul 2006, s.93.

[53] Sefa Şimşek, Halkevleri, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2002.

[54]  Erdoğan Günay, Türkiye'de Demokrasinin Yüzyıllık Serüveni, Karakutu Yay., İst. 2009 s.315.

[55] Hakkı Uyar, Tek Parti Dönemi ve Cumhuriyet Halk Partisi, Boyut Yayın, İstanbul 2012, s.94.

[56] Gülcan a.g.e. s. 193.

[57] Gülcan. a.g.e. s.194; Can Dündar, Sarı Zeybek, Milliyet Yayınları, İstanbul 1996, s. 78.