Savaş Millet !

 

 
Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanmış olan bir çok çalışmada, devlet egemenliğinin tesisi, toplumun şekillendirilmesi, ”yaşatma” prensibi için savaş gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Savaşın erdeminden faziletine kadar bir çok belgesel ve Holywood  filmleri de cabası. Amerika Birleşik Devletleri’nde silah üretimin özel sektörde olması savaş=para, savaş=devletin tesisi gibi denklemleri de beraberinde sorgulatıyor. Böyle bir girişte bulunmanın nedeni de bir kaç soruyu sizlerle paylaşma ihtiyacımdan kaynaklanıyor.
Türkiye,  cumhuriyetin ilanından sonra süratle modernite hareketinde. Bu hareketin içinde milliyetçiler de bulunuyor. Ancak – Hakkı Öznur’unda tespitiyle- kısa bir süre sonra bu milliyetçi akım, Kurtuluş mücadelesinde ve cumhuriyet sürecinde yer alsa da salt batılılaşma taraftarları karşısında güç kaybediyor ve Türkiye nasyonalist bir çağ yaşamadan moderniteyle yola devam ediyor. Ardından İkinci Dünya Savaşı ve savaşın sonunda dünya konjonktürüyle batı demokrasisi cephesine geçiliyor. Demokrasinin geleneği oturdu mu oturmadı mı sorusu burada ilk soru olarak belirecek iken askeri darbelerle kesilen yıllar ve anayasa boldu dardı tartışmalarını yaşıyor. Nitekim 1980lerden sonra dünyada genel siyaset tekrar değişiyor Türkiye liberalleşmeye son hızda giriyor. Merkantalist bir evre yaşamamış, Fransa’da -V.Hugo gibi isimlerin olduğu- nasyonalist dönemi tamamlamamış. Buna rağmen milliyetçi bir safhadan geçildiği iddiası da vardır(!) Hatta zamanında Türkiye’de ırkçılık yapıldı tartışmalarına en güzel cevabı Türkkaya Ataöv vermişti. Türkiye’de Rosenbergler  ve Gabinolar gibi ırkçı teorısyenler mi oldu da diyerek set çekiyor.
Türkiye 20. asırda kendi burjuvazisini oluşturmayı başarıp başarmadığı sorusuyla beraber aslında elitist sanatçı zümresini meydana getirdiği gerçeğini göze sokmak lazım. Devlet bağlılığının altından binlerce yıllık devlet geleneği olduğunun da altını çizelim. Ama millet bağlılığı ve milletinin akıbetiyle dertlenmek tasalanmak duygularını taşımak toplumun geneline yayılıp yayılmadığı kafaları kurcalıyor. Milliyetçilik tabii bir duygu ve yaşamın özünde olan bir şey iken üstelik.
Genelin tarih ve coğrafi bilgisi zayıf, pratik, faydacı, geçim derdinin altında ezilmeyenin dahi (ihtiyaçlar piramidi akla gelsin) daha çok varlık düşüncesinde saplanıp kaldığı realitesiyle yüzleşildiğinde azınlıkta milletinin kültürüyle hemhâl olanlar kalıyor gibime geliyor. Belki yanılıyorumdur. Ancak duygusal, kırılgan bir yapının olduğu da tarihle duruyor.
Türkiye’de milliyetçi hislerin uyanık olması için neden zor ve karanlık süreçlerin yaşanması gerekiyor. Milliyetçiliğin genelde reaksiyoner kalmasının ve aksiyoner yaşayanların sayıca az olmalarının izahını nasyonalist bir çağ yaşamadan 21. asra geldik diye yanıtlamak çok eksik olacak hatta belki de yanlış olacaktır. Ancak en azından neden savaş ve can yitirildiğinde hakikat kabilinden sözlere sarılıyoruz.
Millet için bizim savaşa ihtiyacımız yoktur. Tarihiyle kadim milletler arasında yer almış iken medeniyetini oluşturanlar arasında üst sıralarda yer alırken Türk Milleti, vatanı üzerine (üstelik kahpe ve alçakta yöntemlerin tatbik edildiği, düşmanın harici ve dahili olduğu bir) savaşı beklemesine ne lüzum vardır!
Türk milleti savaşla yılmaz. Yılgınlaşmaz. Yıldığını sandığınız anda çığ olarak geri döndüğü de az önce yukarıda yazdığım gibi tarihte durmaktadır. 1921 Kütahya Eskişehir çarpışmalarında savaşın kaybedildiği sannıyla ordunun yarısı -30.000- kaçak durumuna düşerken Sakarya dersini düşmana verdi, 1922′de 200.000 mevcutla Büyük Taarruz’a kalktı. Kırılmaları ve kırgınlıklarını yaşasa da silkinme refleksini gösterir.
Bir hocamın sözü aklımdan çıkmıyor. ”Ben bu milletin ferasetine ve hasletlerine güveniyorum”.
 
www.sozkonusu.net'te yayınlanmıştır